YASİN AKTAY - RAMAZAN DAVULCUSU: O NASIL ESRARENGİZ BİR GELİŞTİR ÇOCUK DİMAĞINDA - 10 Mart 2025 Pazartesi

YASİN AKTAY - RAMAZAN DAVULCUSU: O NASIL ESRARENGİZ BİR GELİŞTİR ÇOCUK DİMAĞINDA - 10 Mart 2025 Pazartesi

YASİN AKTAY - RAMAZAN DAVULCUSU: O NASIL ESRARENGİZ BİR GELİŞTİR ÇOCUK DİMAĞINDA - 10 Mart 2025 Pazartesi


İftar saatini bildirmek için ezandan başka bir yol yoktu o zamanlar. Ne iftar topu ne televizyon ne radyo. Saniyelerin saatler gibi yavaş aktığı o zamanda bile iftar vakti okunan ezanla birlikte gelmiş oluyordu ve o buz gibi suya ancak besmeleyle bir sarılışımız vardı. Arka arkaya kana kana, dört beş bardak su, kesilinceye kadar. Kesilmek mümkün değil tabi. O fazla su tüketimiyle daha ilk anda, karnımız şişer ağır bir mide bulantısı veya ağrısıyla yemekten de kesilirdik. Suya hasretliği aniden giderme konusunda duyduğumuz aşırı istek suyu kontrollü bir biçimde içmeyi engelliyordu tabi.

Temmuz-Ağustos aylarında Siirt’te akşamları damlar evin oturma odası veya salonu gibi. Bütün hayat damlarda geçerdi. İftar sofraları da damda kurulurdu dolayısıyla. Rahmetli babam önceden çarşıdan özenle almış olduğu karpuzu getirip ıslatıp damın duvarına koymuş, böylece biraz ılımasını beklemektedir.
Karpuzu özenle seçmiştir diyorum ya, öyle sanıyordum ki, kimse babamdan daha iyi karpuz seçemezdi. Onun için karpuz seçmek, iyi karpuzu denk getirmek rakip kabul etmez özel bir uzmanlığıydı. Kimse ondan daha iyi karpuz seçemezdi yani, o kadar. Karpuzu seçerken kulağına götürüp parmağının tersiyle birkaç kez bir tıklayışı vardı. Dünyanın en ciddi işini yapıyordu o anda. Öylece karpuzu epey yokladıktan sonra seçtiği karpuzun iyi çıkmama ihtimali olmamalıydı. Ama oluyordu. İşte tam o anda karpuzun satıcısına bastığı küfür hepimiz için ayrı bir neşe ve eğlence kaynağı oluyordu. Karpuzun garantisi olmazdı, o sayede erken yaşta öğrenmiştik. Hatta karpuzun bu öngörülemezliği evlilikler için bir metafor oluşturuyordu. Evlilik için seçilen eş karpuz gibidir, bütün uzmanlığınızla, öngörü kabiliyetinizle iyi çıkacağını tahmin ederek alırsınız veya tavsiye edersiniz ama her zaman bir sürpriz ihtimali vardır.

Yaz aylarının Ramazan aylarında iftar ile sahur arası vakit çok az olduğundan erkekler için hayat tamamen dışarıda geçer. Gündüz oruç tutan esnafın çoğu geceleri, özellikle teravih sonrası açıktır ve sahura kadar işlerini yapar. Çayevlerinin dışarıya, kaldırıma, hatta caddeye bile taşırarak attıkları tabureleriyle insanlar Ramazan’ı farklı bir yolla, sohbetle, muhabbetle, belki dama, tavla veya kâğıt oyunlarıyla idrak ederler. Aralarda seyyar satıcılar gezinir, simit, halka tatlı veya kuruyemiş satarlar ki bu da iftar ve sahur arasında bir atıştırmalık olur. Şehrin üç ana caddesinin çayevlerinden taşan sandalyelerdeki insanlarla dolu olduğu Ramazan geceleri böylece şehirde tam bir festival havasını bir ay boyunca hissettirirdi.
Erkekler eve sahurla birlikte gelirlerdi. Yıllar sonra Vadi Yayınlarından çıkan bu isimdeki kitabında Halime Toros çok güzel bir öyküyle anlatmıştı bu gelişleri (Sahurla Gelen Erkekler, 1994). Belki direkt sahur sofrasına oturmak üzere gelecek, belki daha erken gelenler sahuru hazırlayacak ev halkını uyandırmak üzere. Ama tabii ki sahurla dışarıdan gelen erkeklerdense bir Ramazan davuluyla uyandırılmak Ramazan gecelerinin en güzel olaylarından biridir.
Ramazan’ı ilk idrak ettiğim zamanlarda gecenin karanlığını davul sesiyle sonra ayak sesleriyle delip gelen Tahir amcamızı da gecelerin kahramanı olarak tanımıştım. Önce bize uzak bir ses olarak başlayıp sonra yavaş yavaş eve doğru yaklaştıkça sesini daha gür duyduğumuz davulcu. O nasıl esrarengiz bir geliştir çocuk dimağında. Gecenin zifiri karanlığında ve alabildiğine sessiz halinde uzaktan gelen sesin yavaş yavaş evin önüne kadar gelmesini beklemek. Gelen davulcu değil, göklerden seslenen bir elçi gibi sanki. Gündüzden babam onu tembihlemiş olduğu için evimizin önüne geldiğinde yavaşlar, biraz daha uzun çalar, sonra ani bir hareketle ama yine davulunu çalarak uzaklaşmaya başlardı.

Davulcuyu usulüne uygun olarak karşılamak için uyumuş olmak ve onun sesiyle uyanmış olmak gerekiyordu. Ama ya onun bütün çalışına rağmen uyanamasak… Geç yattığımızdan dolayı, o da biz uyuduktan hemen sonra geldiğinden, derin uykudan uyanabilmek için bir başkasının bizi uyandırması gerekiyordu. Bu da ya sahurla gelen babam veya her durumda erken kalkıp sahuru hazırlamaya başlamış olan annem olurdu. Onlar sadece sahur için değil aynı zamanda biz geceyi delip gelen davulu kaçırmayalım diye uyandırırdı bizi. Sahur vakitlerinin en tatlı eğlencesi.
Manileri olmazdı bizim davulcunun. Zaten okuyabilecek kadar konuşkan, şov seven biri değildi. Siirt’te genel olarak davulcuların başka illerdeki mâni okumak gibi bir gelenekleri yoktu. İnsanları sahura uyandırmak için gereken sesi davuldan çıkarıyordu, o kadar. Şimdilerde herkesin evinde, hatta cebindeki telefona iyice yerleşmiş olan alarmlar insanları sahura uyandırmaya yetiyor diye o davul sesinden mahrum oluyor nesiller. Davulcuyu kültürün artık bir fazlalık olarak görüp yavaş yavaş işlevsizleştirmesi, yerine başka aletleri veya alışkanlıkları koyması trajik bir şey. Saat alarmları veya başka herhangi bir yöntem insanı sahura kaldırabiliyor. Ama o davulun o gece vakti bütün sokaklarda gürleyen sesini artık gürültü gibi görüyor olmak, yitip giden bazı melekelerin veya ilişkilerin de habercisi değil midir?
Aydın Aktay gittikçe sekülerleşen kent ortamında özelde Ramazan davulunun, genelde de Ramazan’ın başına gelenleri daha trajik sözlerle ifade ediyor: “Davulcular Müslüman mahallesine özgü bir geleneği toplu konut alanlarında, kentlerin bulvarlarında, seküler yaşamların merkezlerinde bir garip çalıyorlar, cesaretsiz tereddütlü, temkinli, korkarak. Her an endişeli bir modern meczubun, bir sekülerin gazabına uğrama korkusuyla. Mesaiye kalkacak memurun öfkesini hışmını çekme korkusuyla. Aynı memur, ezan sesinden de rahatsız. Şehrin insanlarına Ramazan fazlasıyla huzur bozucu galiba. Aynı kentsel mekanlarda bir araya tıkıştırılmış faklı dinsel kimlik aidiyeti ve hissiyatına mensup insanlar arasında ortak bir hissiyatla karşılanmıyor Ramazan. Geldiği yere bir garip bomba gibi düşüyor sanki Ramazan.”
O kadar mıdır? Kuşkusuz değil. Bu da başka bir cenahtaki Ramazan görüntüsü olabilir sadece. Oysa Ramazan kendi alemini her yıl bütün bu homurtulara da rağmen son sözü söyleyerek inşa etmeye devam eder.

 

https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/ramazan-davulcusu-o-nasil-esrarengiz-bir-gelistir-cocuk-dimaginda-4682635