Kadir Bey, sen bugün çuvalın en dibindesin. Bu çuval yakında alt üst olacak. O zaman sen en üste çıkacaksın. Ne biliyorsan korkmadan yaz. Ben arkandayım.
Cumhurbaşkanı Turgut Özal, yeniden Türk vatandaşı olmasını sağladığı Üstad Kadir Mısıroğlu’nu ilk görüşünde böyle demiş. Ne büyük feraset. Şimdilerde videoları izlenme rekorları kıran Kadir Bey bu ilginç konuşmanın devamını Benden Tarihe Haberler adlı kitabında şöyle naklediyor:
Sen geldin demek! Neden gelir gelmez beni aramadın!..
Efendim, vatandaş olmayı bekledim.
Şimdi oldun mu?
Evet, sayenizde… Teşekkür ederim! dedim.
Estağfirullah, estağfirullah, tebrik ederim! dedi. Sonra şunu ilave etti:
Artık senin fikirlerinin günü geliyor!.. Ne biliyorsan yaz!... Hiç korkma!... Ben arkandayım!... Körfez Harbi sırasında senin eserlerini elimden düşürmedim. Bravo!.. Çok ileri görüşlü imişsin!...
Bu minval üzere konuşa konuşa arabasına doğru ilerledik. Oraya kadar elimi bırakmadı ve kendisi ile konuşmak, elini sıkmak isteyenlere aldırış etmedi. Arabaya binerken tekrar kucaklaştık.
Bana köşke gel!... Baş başa konuşuruz!. Sakın ihmal etme! tembihi ile ayrıldı.” (Sebil: 2016, s. 784 ve 788.)
Rahmetli Kadir Mısıroğlu bu kısa konuşma için “asil bir cesaretin tezahürü”ydü tespitinde bulunur.
Gerçekten de Turgut Özal alışılmamış ölçüde sıra dışı bir siyasetçiydi. Fikir ve icraatıyla 1984-93 Türkiye’sini halı gibi dokumuş ve Türkiye’ye ekonomiden siyasete yeni menfezler açmış, yeni bir siyasî iklim oluşturmayı başarmış biriydi. Tıpkı Kadir Mısıroğlu’nun hakkını ödeyemeyeceğimiz gibi onun da hakkını ödeyemeyiz. Cumhurbaşkanlığı normal süresi olan 1996’ya kadar devam etmiş olsaydı 28 Şubat mezalimi muhakkak ki bu şekilde icra edilemeyecekti.
İşte Turgut Özal’ın kendisine örnek aldığı siyasetçi olarak Sultan 2. Abdülhamid’i seçmesi ve onun kitaplarda Kızıl Sultan diye çocuklarımıza sunulması karşısında gösterdiği tepki bu bakımdan çok önemlidir.
Ani vefatından sadece 32 gün önce Ankara Hilton Oteli’nde düzenlenen Değişim Sürecinde İslam Sempozyumu’nun değerlendirme konuşmasında çocukluğunda dedesi ile arasında geçen bir konuşmayı nakledecek ve kitapta yazanlar ile dedesinin anlattıkları arasında bocalayan bir Cumhuriyet çocuğunun onarılması güç şaşkınlığını anlatacaktır. Sonuçta cahil diye ötekileştirilen dede haklı çıkmış, anlı şansı yazarların kaleminden çıkan ders kitaplarının yalan yazdığı tescil edilmiştir.
Aşağıdaki konuşmayı ilk olarak İslâmî Araştırmalar dergisinin 1993 tarihli bir sayısında okumuş ve altını çizmiştim (cilt 6, sayı 4). Bilahare bu konuşmanın peşine düşmüş ve dergiden bir cd’sini rica etmiştim. Ardından Özal’ın Sultan Abdülhamid hakkındaki hatırasını kestirip Yeni Şafak’ın internet sitesinde yayınlayarak sosyal medya ortamına dağıtılmasına vesile olmuştum. Şu anda paylaşılan bütün videolar elhamdülillah bu fakirin gayretiyle yayılmıştır.
İşte size rahmetli Turgut Özal’ın 16 Mart 1993 tarihinde, yani 17 Nisan’daki vefatından çok kısa bir süre önce yaptığı o muhteşem değerlendirme konuşmasından videosunu yayınladığım çarpıcı kesit. Beraberce okuyalım ve rahmet dileyelim Rabbimizden merhum Özal’a:
“1930’lu yıllar. Ben ilkokul son sınıftayım.
Tabii o zaman bizi bambaşka yetiştiriyorlar. İlkokulda okutulan bazı şeyleri, bugünkü benim yaşlarıma yakın kimseler herhalde hatırlayacaklar. Biz bir Türk’ün on düşmana bedel olduğunu, bir Türk’ün dünyaya bedel olduğunu, ondan sonra daha birçok şeyler öğrendik. Ama kendimizin ufak dünyasında öğrendik bunları, yani dış dünyayla hiçbir alakamız yoktu. Dış dünyayı değil, İstanbul’u bile bilmiyorduk.
Ben bunları okuyorum kitapta, iyi de bir talebeyim. Rahmetli dedem o sırada bize misafir gelmiş. O da gençliğinde İstanbul’da bulunmuş, Sultan Abdülhamid zamanında.
Okuduğum tarih kitabında “Kızıl Sultan” diyor Sultan Abdülhamid’e. Ben okuyorum, dedem de dinliyor. Döndü dedi ki: “Bunların hepsi yalan. Size yanlış şey öğretiyorlar”. Ben de “Dede” dedim, “sen mi iyi bileceksin, kitap mı?”
Biz böyle büyüdük.
Aradan seneler geçti, yurt dışına gittik. Çok yurt dışında kaldım. Orada da bazı kitaplar elime geçti. Bu konularda biraz araştırma yaptım. Yurt içinde ufak tefek, kenarda köşede, kırıntı gibi gelen -o sırada çok sarih değil- bilgiler var. Baktım ki, dedem haklı.
Onun üzerine kendi kendime soru sordum. Bir zaman geçti. Dedim ki, “Şu tarihin ya da tarihi anlatmanın tersliğine bakın. Bu zâta “Kızıl Sultan” dediler. Devrine bakıldığı zaman, hemen hemen hiçbir toprak parçası vermemiş. Siyaseten fevkalade iyi idare etmiş. Demiryollarını yapmış, okullar yapmış, birçok şeyleri var, bunları görüyorsunuz. Ondan sonra bir İttihat ve Terakki gelmiş. Birlik ve gelişme(!) Öyle mi? 1909-1918’de koskoca imparatorluk bozuk para gibi harcanmış.” Doğru mu değil mi? Biri “Kızıl Sultan”, öbürleri “Hürriyet Kahramanı.” Öyle mi, değil mi? Şimdi tarih bu işi nasıl bu kadar yanlış yapabilir? Bu suali sormamız lazım diye düşünüyorum.”
Turgut Özal arkasından videoda bulunmayan şu sözleri bir tokat gibi resmi tarihçilerin yüzüne çarpıyor:
“Tarihi doğru bilmeden, hep yanlış şeyleri öğrendiğimiz zaman hakikate gelişmemiz imkân dahilinde değildir. (…) Her şeyin doğrusunu öğrenelim, her şeyi icabında sorgulayalım. Ama bunu kavga etmeden, hoşgörü içerisinde yapalım. Bunu yaptığımız zaman emin olunuz bu toplum çok ileri gider. Çünkü bu toplumun insanlarının kabiliyeti –bilmiyorum ne sebepten- hakikaten inanılmazdır.”
Merhum Özal’ın tarihi özgürce tartışalım teklifi 1993’te yapıldı. Yıl oldu 2025. Aradan 32 yıl geçti. Güya ilerledik, milli gelirimiz arttı, araba sayısı şu oldu vesaire. Ama kafa yapımızda bir değişme oldu mu? Tarihi hâlâ tartışamıyoruz. Sorgulamıyoruz. Sorgulatmıyorlar.
Ah sevgili Özal, seni ne zaman anlayacağız?
https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/mustafa-armagan/turgut-ozalin-dedesi-abdulhamid-hani-kitaplardan-daha-iyi-anlamisti-47961.html