Churchill 1920 Aralık’ında İngiltere’nin Fransa Büyükelçisi Lord Derby’ye şöyle yazıyordu:
“Mustafa Kemal’i ve barış içinde bir Türkiye’yi Bolşeviklere karşı bir bariyer olarak ve Orta Doğu ve Hindistan’daki işlerimizi tesviye etmekte kullanmak gerektiğini düşünüyorum”. Öte yandan Harold Nicolson İngilizlerin gayri resmi Türkiye barış politikasını “çırpınan bir tavuğu incecik bir kağıda sarmaya çalışmak’ (‘trying to tie up a kicking hen in tissue paper’) şeklinde ifade etmişti.
Lozan’daki temsilci Curzon’a gelince, onun planı çok daha derin ve çok-katlıydı.
İngiltere 1. Dünya Savaşı’nı kazanmıştı ama ekonomik olarak iflas etmiş bir süper güçtü ve Osmanlı’nın teslim olmasının üzerinden 4 yıl geçmesine rağmen bölgede bir ‘barışı’ tesis edememişti.
15 Kasım 1922’de İngiltere’de yapılan seçimler Muhafazakâr Parti’yi işbaşına getirirken Başbakan Law da Dışişleri Bakanlığı’na Curzon’ı atayacaktı. Anlayacağınız İsmet Paşa ve heyeti Lozan’a gittiğinde İngilizlerin başlarını kaşıyacak halleri yoktu.
Curzon’ın 17 Kasım günü Lozan’a giderken not defterine düştüğü mutlaka halletmesi gereken üç mesele şuydu:
1) Boğazlardan geçişin serbest bırakılması,
2) Musul’u almak,
3) Ankara ile Moskova ittifakını dağıtmak.
Üçünü de kazanırsa kahraman olacak ve İngilizlerin dünya kamuoyunda azalan itibarını iade edecekti.
Musul sorunu Lozan’da 27 Kasım’da gündeme gelecekti, İsmet Paşa ertelenmesini talep etti. Bu meseleyi İngilizler ile Türkler ayrı olarak çözmeliydi. Kuzu kurtla çuvala giriyordu. Curzon’ın gözleri parladı. Ve 7 Aralık’ta Paşa’nın odasında ilk görüşme.
Türkler Musul vilayetinin tamamını talep etti, İngilizler karşı çıktı. Yazılı teklifler karşılıklı gidip geldi. Bu sırada yılbaşı geçmiş, 23 Ocak’a gelinmişti. Curzon Boğazlar ve Milletler Cemiyeti’ne girme konularında SSCB ile Türkiye’yi kafa kafaya tokuşturmuş ve aralarını açmayı başarmıştı). Geriye Musul’un koparılması kalmıştı.
11 Ocak 1923 günü Fransız birliklerinin Almanya’nın madenleriyle meşhur Ruhr havzasını işgal ettiği haberi konferans salonunda patlayacaktı. İngilizler Musul hariç istediklerinin hepsini garantiye almamışlar mıydı? İşin garibi, Daily Express gazetesi ikide bir İngiliz halkının ‘petrol için savaş’ istemediğini, Musul uğruna bir savaşın halk tarafından desteklenmeyeceğini yazıyordu. Gazeteye göre “Musul bir tek İngiliz neferinin kemiğine değmezdi”.
Durum gerçekten böyle miydi bilmiyoruz ama Başbakan dahi Musul için bir savaş çıkmasını istemiyordu. Musul’un tahtırevallide Türklerin tarafına doğru kaymakta olduğunu herkes görüyordu. Musul’un barış yoluyla alınması için elden gelen yapılmalıydı.
Çözüm bulundu: Türk tarafına bir teklif paketi sunulacak ve “ya kabul edin ya red” denilecekti. Kabul ederlerse ne ala, aksi halde savaşın tekrar başlamasının sorumluluğu Türk tarafına ait olacaktı.
Musul petrol demekti ve İngiltere daha Cihan Harbi başlamadan Bağdat ve Musul petrolleri imtiyazını almıştı bile. Üstelik şimdi ikisi de elindeydi, bunu tek bir İngilizin burnu kanamadan yasal zemine kavuşturmak kalmıştı geriye. Curzon bu işi başaracaktı.
Nasıl mı? Aynen şöyle:
“4 Şubat: İsmet mutsuz ve utanç doluydu. Sandalyesinde hareket ediyor, alnını kaşıyor, mendili ile dudaklarını siliyor, son derece mutsuz ve gergin görünüyordu. Curzon ise koltuğunda istifini bozmadan oturuyordu. Onun hemen yanına oturup notlar almaya başladım. Bompard iyi konuşuyordu. Garroni ise acınacak haldeydi. Sonra Curzon söze girdi. Konuşmasında her ton vardı; tatlı sözler, umutsuzluk, tehdit, otorite... “İsmet Paşa, umarım farkındasınızdır, mümkün olduğunu düşündüğümden çok daha fazla şeyden vazgeçtim” dedi (oysa yalandı: mümkün olduğunu düşündüğünden çok daha fazlasını kazanmıştı ve yaşlı kurt bunun farkındaydı). “Bütün bunları barış uğruna yaptım. Bompard’ın da dediği gibi barış sizin ellerinizde. Eğer önümüzdeki iki saat içerisinde barış ilan etmezsek, bir daha barış olmayacak. Savaş çıkacak İsmet Paşa, savaş. Bekleyemeyiz. Size kendi yazdığınız mektubun son satırları ile bu şartları kabul etmeniz için yalvarıyorum, verdiğimiz imtiyazları kabul edin ve biliniz ki” -Marquis tam bu aşamada duraklayıp Tennysonvari dramatik bir ses tonuyla son sözlerini fısıldadı: “artık sona geldik”.
Curzon’ın heyetinden biri günlüğünde Curzon’ın manevrasını şöyle devam anlatıyor:
“İsmet ve Rıza Nur bunun üzerine durumu görüşmek üzere Crowe’un odasına gittiler. 6:45’te İsmet geri döndü. Bütün şartlarımızı kabul ettiğini ancak ekonomik maddeleri reddettiğini söyledi. Curzon’ın saatine baktığını gördüm. ‘İsmet Paşa, ülkenizi kurtarmak için yalnızca yarım saatiniz var’ dedi. İsmet bir kez daha mendiliyle dudaklarını sildi. Sandalyesinde kıpır kıpırdı. Parmak uçlarını ter kaplanmış alnına götürüp öylece durdu. ‘Je ne peux pas’ (Yapamam) diye yorgunca iş geçirdi.”
Ve o yarım saat içinde konferans dağıldı. Curzon’ın treni hareket etti. Victoria İstasyonu’nda bakanlarla kabine toplandı. İngiliz itibar ve güveni geri kazanılmış, Musul meselesi ertelenmiş ve geriye büyük ölçüde Fransız ve İtalyanları ilgilendiren ekonomik meseleler kalmıştı.
İsmet Paşa ise Lozan’da gazetecileri toplamış, ‘ne kadar fedakârlık istedilerse yaptım, daha da yapmaya hazırım’ demiş, bir tek ekonomik esareti reddetmişti.
Sanki Musul’u vermek ekonomik esaretin parçası değilmiş gibi.
https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/mustafa-armagan/musulu-nasil-kaybetmistik-47499.html