HAYRETTİN KARAMAN - GÖNÜLLERE GİRMEK LAZIM - 09 Şubat 2025 Pazar

HAYRETTİN KARAMAN - GÖNÜLLERE GİRMEK LAZIM - 09 Şubat 2025 Pazar

HAYRETTİN KARAMAN - GÖNÜLLERE GİRMEK LAZIM - 09 Şubat 2025 Pazar


Sevgili Peygamberimiz (s.a.) Hz. Ali’ye, şu mealde bir müjde/talîmat veriyor: “Senin sayende bir kimsenin hidayete kavuşması, senin hakkında, dünyanın en değerli mal ve nimetlerinden daha hayırlıdır.”

Hidayet doğru yolu bulmaktır, Müslüman olmaktır. Son Peygamber (s.a.) bütün insanları İslam’a davet ediyor. Bu daveti doğru ve etkili bir şekilde duyanlar onu kabul etmekle yükümlüdürler; etmezlerse ne olacak ve hidayete nasıl vesile olacağız?

Etmezlerse dövmek, sövmek, öldürmek, temel insan haklarından mahrum etmek, yurtsuz yuvasız, aç susuz bırakmak… yok.

Elbette daveti kabul edenlerle etmeyenler arasında bazı hukuki ve sosyal ilişki farkları var; ama dediğim gibi zorlama yok, haklardan mahrum bırakmak yok.


Peki, hidayete nasıl vesile olacağız?

Bana bunu bir cümle ile açıkla deseler şöyle derim: “Güzel Müslümanlar olup insanlara böyle davranmakla”.

Güzel Müslüman, İslam’a göre güzel olanı yapmaya gayret eden, kötü olandan uzak kalan Müslümandır.

Tecrübem göstermiştir ki, hidayete erenlerin çoğu ya Kur’an okuyarak veya güzel bir Müslümanı tanıyarak, onun ahlak ve davranışına hayran olarak Müslüman oluyorlar.

İslam ülkesi dışında böyle Müslüman olup bir vesile ile bir İslam ülkesine gelenler ise büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor, “Bu insanlar Müslüman değil mi, peki şunu şunu niçin yapmıyorlar, şundan şundan niçin uzak durmuyorlar” diye çırpınıp duruyorlar.


Hidayete vesile olmanın, vesile olan ve muhatabının durumları bakımından pek çok şekli ve yolu vardır.

Bu yazıda, Kur’an’da yer alan ve Peygamberimiz'in uyguladığı “maddi yardım ile gönüllere girme (te’lîfu’l-kulûb)” örneğini vereceğim.

Zengin hatta gayrimüslim oldukları halde kendilerine zekât verilen guruplardan biri de “müllefe-i kulûb”dur (kalbleri kazanılmak istenenler: el-muellefetü kulûbuhum).

Zekâtın sarf yerlerini gösteren âyette zikredilen bu sınıfın içinde, Hz. Peygamber (s.a.) zamanındaki tatbikata göre şu kimseler yer almıştır: a) Kendisinin veya kavim ve kabilesinin bu sayede Müslüman olacağı umulan kimseler; meselâ Mekke fethinde Hz. Peygamber (s.a.) Safvân b. Ümeyye’ye gıyabında eman vermiş, dört aylık mühlet tanımış, sonra Safvân, Müslümanlarla beraber Huneyn Gazvesi’ne katılmış, kendisine bir sürü kıymetli deve verilmiş, nihayet Safvân iyi bir Müslüman olmuştur. b) Kötülüklerini önlemek için, dilinden ve elinden zarar gelecek kimseler. c) İslâm’a yeni giren ve mâlî yardım ile İslâm’da sebat etmeleri temin edilecek kimseler; çünkü bu gibi fert ve topluluklar eski imkân ve muhitlerini kaybedecekleri için sıkıntıya düşüp yardıma, desteklenmeye ihtiyaç duyabilirler. d) Henüz Müslüman olmamış benzerlerini İslâm’a çekmek için, itibar sahibi, lider durumunda olan sağlam Müslümanlar; Adiy b. Hâtem, el-Zibirkan b. Bedr gibi. e) Yeni Müslüman olan ve henüz İslâm’a tam intibak edememiş bulunan, kâfir iken lider, başkan, itibarlı kişi durumunda olan Müslümanlar. f) Sınır başlarında yaşayan Müslümanlar ile zekâttan imtina edenleri itâate getirmek için kendilerinden istifâde edilecek Müslümanlar. (Nevevî, el-Mecmû›, c. VI. s. 196-198; Kardâvî, Fıkhu’z-zekât, s. 595-596.)

Hanefîlere ve bazı Şâfiî ve Mâlikî fakihlere göre Hz. Peygamber’den (s.a.) sonra müellefe-i kulûba zekât verilemez; bunlar, bu tatbikatın Hz. Ebû Bekr’in hilâfetinde Hz. Ömer’in müdahalesiyle sona erdiğini ve sahâbenin bu tasarrufa itiraz etmemeleriyle icmâ meydana geldiğini ve İslâm’ın güçlenmesi ile buna ihtiyaç da kalmadığını ileri sürmüşlerdir (Kâsânî, Bedâyi’, c. II, s. 45).

Buna karşı Hanbelîler ve diğer bazı fakihler bu hükmü ortadan kaldıran bir delilin bulunmadığını, mezkûr tasarrufun, ülü’l-emrin takdîrine bağlı bir uygulama tasarrufu olduğunu, bahis mevzûu şahıslar ve zamana ait bulunduğunu, devleti idare edenler gerekli gördüğünde başka yer ve zamanlarda müessesenin işletilmesine mânî teşkil etmeyeceğini, İslâm’ın zaman zaman buna ihtiyacı olabileceğini haklı olarak iddiâ etmişlerdir (Ebû Ubeyd, el-Emvâl, s. 607; İbn Kudâme, el-Muğnî, s. III, s. 666).

Günümüzde bu fasıldan, milletlerarası münâsebetlerde, Müslümanların lehine hareket etmesini temin maksadıyla, bazı gayrimüslim ülkelere, İslâm’ın yayılmasını temin maksadıyla; bazı heyet, cemiyet ve topluluklara, İslâm’ı müdafaa etmeleri için, bazı kalem ve söz sahiplerine, İslâm’a karşı olan cereyan ve faaliyetler karşısında güçlü olabilmeleri, kendilerini koruyabilmeleri için, bilhassa yeni Müslüman olmuş, fert ve toplumlara harcama yapılabileceği yerinde olarak ifade edilmiştir (Kardâvî, age., s. 609).


Din farkı gözetmeden iyilik ve yardım, hidayetin en önemli vesilesidir desek pek abartmış olmayız.

Manevî yardımın en önemlisi ise sözdür. Ne demiş Hz. Mevlânâ:

Her gün bir yerden göçmek ne iyi

Her gün bir yere konmak ne güzel

Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş!

Dünle beraber gitti cancağzım,

Ne kadar söz varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım...

Hangi eskiyi bırakacak, hangi yeniyi söyleyeceğiz?

Bu yakıcı soru ile biz de yanalım.

 

https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayreddin-karaman/gonullere-girmek-lazim-4675693