Geçen hafta pazar günü “Fuzûlî’ye Yazılan Mektup” başlığıyla neşredilen yazım büyük bir ilgi gördü. Okuyucularımın gösterdiği bu alakayı kadim dostum Cemal Aydın Bey de benimle paylaşma lütfunda bulundu, bu vesileyle kendisine teşekkür ediyorum.
Fuzûlî hayranı bir papazı konu alan aşağıdaki yazımın da sizleri hem şaşırtacağını hem düşündüreceğini tahmin ediyorum. “Muhabbet Ateşi” isimli kitabımda, “Fuzûlî Hayranı Bir Papaz-Kevork Terzibaşıyan” başlığıyla yer alan bu yazımı biraz kısaltmak suretiyle aşağıya alıyorum:
Edebiyat tarihimizin seçkin ismi bu büyük şairimize olağanüstü saygı duyan gayrimüslim araştırmacılardan biri de Kevork Terzibaşıyan adında bir Ermeni rahibiydi. 1862’de Ankara’da dünyaya gelen Terzibaşıyan, tam otuz yılını vererek Fuzûli hakkında 5 ciltlik bir eser kaleme alıyor. Kaynakların verdiği bilgilerden anlaşıldığına göre, Birinci Dünya Savaşına tekaddüm eden günlerde -yaşlılığını ileri sürerek- fiili hizmetinden ayrılıyor. Kendisini tamamen ilmi ve edebi çalışmalara veriyor. Türk tarihi ve Türk edebiyatı hakkında nitelikli incelemeler ve araştırmalar yapıyor. Yukarıda da belirtildiği üzere, büyük bir hayranlık duyduğu Fuzûlî hakkında dört başı mamur bir eser yazmaya işte bu sırada karar veriyor.
Ermeni aydınlarından Tomas Terziyan ile Karabet Karakaş’ın teşviklerini dikkate alarak derhal harekete geçiyor. Kevork Terzibaşıyan, böyle ciddi ve zor bir işe nasıl başladığını eserinin baş tarafında bize naklediyor, “Mesela büyük bir karar vermekle kendimi ne kadar zor bir işkenceye mahkûm ettiğimin farkında değildim” diyor. “Çünkü Fuzûlî’nin eserini inceden inceye tetkik etmekten başka, Hz. Peygamber’in, halifelerin ve Arap devletlerinin, Arap medeniyetinin, Osmanlı Devleti’nin ayrıntılı tarihlerini incelemek, araştırmak mecburiyetinde kaldım” diyor. Bunların dışında Kur’an-ı Kerim’i, çok sayıdaki Arap, Acem, Latin şairlerinin eserlerini inceden inceye tetkik etmek zaruretiyle karşı karşıya geldiğini söylüyor. Bunlar kâfi değilmiş gibi, çalışma itibariyle öldürücü bir işe daha katlanarak, bütün bu şairlerin eserlerini satırı satırına Fuzûlî’nin şiirleriyle karşılaştırarak mukayese ettiğini anlatıyor. Bunun korkunç zorluklarını ve zahmetlerini kimse takdir edemeyecektir, diyerek âdeta dert yanıyor. Defalarca başladığı işi yarıda bırakıp geri dönmek istiyor. Fakat dostlarının “Yaz, yaz” sözleri gözlerinin önünde ateşten bir emir gibi canlanıyor ve kalemi eline alıyor. Yine diğer bir rivayete göre otuz yıl büyük bir çaba sarfederek 5 ciltlik Fuzûlî kitabını hazırlıyor.
Koca bir ömrü fuzuli işlerle geçirmeyip Fuzûlî’ye adayan Terzibaşıyan, Ocak 1929’da vefat edip Taksim’deki Meryem Ana Patrikhane Kilisesinde yapılan törenden sonra Şişli Ermeni Katolik Mezarlığındaki kabrine gömülüyor.
23 Mart 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Suren Şamlıyan imzasıyla yayımlanan makaleden öğrenildiğine göre, Terzibaşıyan’ın yazdığı bu muhteşem eser bazı Hıristiyan mahfillerinde hoşnutsuzluklara yol açıyor. Onu çekemeyenler dedikodulara başlıyorlar, ileri geri konuşuyorlar. Bir Hıristiyan papazının bir Müslüman şair hakkında kitap yazmasının din kurallarına aykırı olduğunu iddia ediyorlar. Terzibaşıyan papazların muhtemel hücumlarına cevap verip sözlerini şöyle tamamlıyor:
Fuzûlî’yi okuyan gençler ömürlerinin sonuna kadar kötülüklerden sakınacaklardır. Eserim, Çiçero’nun eseri kadar insanlığa hizmet edecektir!
Şârihü’l -Mesnevi Tâhirü’l- Mevlevi, Terzibaşıyan ve kitabıyla ilgili görüşlerini “Edebi Mektuplar”da, Hakkı Süha Gezgin’e gönderdiği bir mektupta şöyle dile getiriyor:
Değerli Üstad!
Kıymetli makalenizde ‘Fuzûlî’ye Dair’ risalesinin tahkikinden ve onu yazanın taltifinden başka edebiyat tarihimiz için ehemmiyetli olması lazım gelen bazı bahisler var. Ezcümle, müteveffa Terzibaşıyan’ın adı geçiyor ve Fuzûlî Divanı’nı Ermenice tercüme ettiği zikrediliyor. Bilmem, o âlim adamla görüşüldü müydü? Ben kendisiyle tanışmış ve müzakerede bulunmuş olduğum için ona dair bir parça malumat vereyim:
1338/ 1919 tarihlerinde epeyce bir hastalık geçirmiştim. Evde yatarken bir mektup aldım. ‘Ermeni Katolik Patrikhanesi Başkâtibi Terzibaşıyan’ imzasını hâvi bu mektubu gönderen, Fuzûlî Divanı’nı Ermeniceye tercüme etmekte olduğunu söylüyor, anlayamadığı bazı yerleri müzakere için vaktim olup olmadığını soruyordu. Adresi yazılmış ve pulu yapıştırılmış bir zarf da beraber gönderilmişti. ‘Şimdi hastayım, iyileşirsem müzakerede bulunabilirim’ diye cevap yazdım. İki gün sonra bu muhterem adam iyâdetime (geçmiş olsuna) geldi. Hatırımı sordu. Kendisinin Ankaralı olduğunu, Vatikan’dan mezun bulunduğunu, Avrupa lisanlarından birkaçını bildiğini, Arapça ile Farsçayı biraz anladığını söyledi.
Hele Türkçeyi pek iyi konuşuyordu. Bir iki saat konuştuk ve birbirimizden pek hoşlandık. İyileşince ziyaretine gittim. Şişli’de, Katolik mezarlığının üst tarafındaki sokakta oturuyordu. Ziyaretimden çok memnun oldu. Hemen Fuzûlî Divanı’nı çıkardı. Bazı gazellerini okudu. İnşâdındaki kusurdan aruz ile meşgul olmadığını anladım. Takti’ usulünü kısaca söyledim.
Çabucak kavradı, nispeten âhenkli okumaya başladı. Daha sonra kendince müşkül olan bazı beyitleri sordu. Hatırımda kaldığına göre, ilk sorduğu Fuzûlî Divanı’nın başındaki tevhide dair kasidenin matlâ’ında geçen ‘hülle’ kelimesi idi. Kim bilir, belki de onu mahut hülle meselesine âit bir şey sanmıştı.
Arapların peştamal gibi bele sardıkları beze ‘izâr’, silecek gibi omuza attıklarına da ‘ridâ’ denildiğini, ikisine birden – bir takım elbise olmak üzere – ‘hulle’ tabir edildiğini haber verdim. Fuzûlî ‘Bahar gülşene geydürdi hülle-i hadra’ mısrası ile bahçedeki çiçek ve ağaç yapraklarını, biri aşağı, diğeri yukarı örtünülüp iki parçadan ibaret bulunan yeşil bir hülleye benzetiyor, dedim.
Bu tevcihim pek hoşuna gitti. Böylece dokuz on defa müzakerede bulunduk. Fuzûlî ve Hâfız divanlarını gözden geçirdik. Muhtelif konular hakkında saatlerce konuştuk. Bu sohbetler arasında dini bahisler de oldu. Fakat ne o, beni Katolik olmaya teşvik etti, ne de ben onu Müslümanlığa davet ettim. İkimiz de terbiyeli ve medeni bir adamın yapacağı gibi, birbirimizin itikadına taarruzda bulunmadık. Ara sıra zarifane latifeler de oluyordu. Mesela yetmişi geçkin bir ihtiyar olduğu halde bana hürmet ve hizmet için bir gün eliyle çay pişirmişti. Bardaklar çok ufak olduklarından ben tek bir şeker atmakla yetindim. ‘Bir tane yeter mi, ben üç tane koydum’ dedi. Gülerek:
‘Bize bir tane kâfi, size üç tane lazım’ dedim. Nükteyi anladı. O da gülerek: ‘Siz kanaatkârsınız’ cevabını verdi.
Bu muhavere ile tevhid ve teslis îmâ edilmişti. Lâkin, Terzibaşıyan’ın teslis hakkındaki fikri de bambaşka idi. O, teslise bir mutasavvıf gözüyle bakıyordu. Yine bir gün, kütüphanesinden bir Mushaf çıkardı. ‘İnna…’ âyetini okuyup ne demek olduğunu sordu. Ben, kendimde Kur’an tefsirine salahiyet görmediğimi söylemekle beraber, ‘lillah’daki ‘Lâm’ın temellük ifade etmesi dolayısıyla âyetin ‘Biz Allah’ın mülkü ve memlûküyüz; yine O’nun nezdine gideceğiz’ mealinde bulunduğunu anlattım.
‘Yakışan mânâ bu. Fransızca tercümesi yanlış yapılmış. Çünkü orada ‘Biz Allah’ın oğullarıyız’ şeklinde çevrilmiş, dedi. Ben de, ‘O tabir Tevrat’taki ebnâullah terkibinin karşılığı olacak. Müslümanlar kendilerini Allah’ın oğlu bilmezler’ deyince, ‘Tevrat’ı okudunuz mu?’ diye sordu. ‘Evet, İncil’i de’ dedim.
Tahirü’l-Mevlevi’nin talebesi merhum Şefik Can da, bu konuyla ilgili olarak kaleme aldığı yazısının bir yerinde Terzibaşıyan’ın şöyle dediğini naklediyor.
“Allah’ım! Ben otuz senemi Fuzûlî’ye harcadım. Dünyanın bütün ölmez eserlerini gözden geçirdim. Ancak Fuzûlî’yi ruhuma en yakın, en uygun büyük bir şair olarak buldum. Yarın senin huzuruna geldiğim zaman ‘Ey Terzibaşıyan! Sen dünyada neler yaptın’ diye sorduğu zaman diyeceğim ki: ‘Allah’ım! Ben otuz senemi Fuzûlî’ye verdim.”
Fuzûlî ve Terzibaşıyan konusunda daha çarpıcı bilgilerle karşılaşmak istiyorsanız Peyami Safa’nın 10 Mayıs 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde neşredilen yazısını okumanız gerekiyor.
https://www.yenisafak.com/yazarlar/dursun-gurlek/otuz-yilini-fuzuliye-ayiran-papaz-4680535