Bizans’ın başkenti Konstantıniyye’den İstanbul’a intikal eden tarihi eserlerin en önemlilerinden biri de, Kariye Camii’dir. İstanbul’da yaşayanların büyük çoğunluğu ne yazık ki, bu şehirde böyle bir tarihi Bizans ve Osmanlı eserinin bulunduğunu bilmiyor. Adını duyanlar varsa da bir kere bile gidip ziyaret etme zahmetinde bulunmamışlardır. Kâriye Camii’ne, bu kadim mabede duyulan ilgisizlik eskiden de kendini gösteriyordu. Konuyla ilgili bir kitap yazan İhtifalci Mehmed Ziya Bey de eserinin başında bu hususa şöyle temas ediyor; Mercan İdadisi’nde (lisesinde) öğretmenlik yaparken talebelerimi Kâriye Camii’ne götürmek istedim. 7 Aralık 1909’da sınıfça gitmeye karar verdik. Talebelerin büyük bölümü Kâriye Camii’nin nerede olduğunu bilmedikleri için belli bir günde Mihrimah Sultan Camii’nde toplanmak üzere anlaştık diyor. Günümüzdeki bilmeyenlere de hatırlatalım; bu Mihrimah Sultan Camii Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii değil, Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’dir.
İşte yıllardan beri İstanbul’da yaşadıkları halde burayı bir kere olsun ziyaret etmeyi akıllarına getiremeyen iki arkadaşımla geçen gün Kâriye Camii’ne gittik, iki rekât “tahiyyetü’l- mescid” namazı kıldıktan sonra bu kadim Bizans mabedini yabancı turistlerin hayran hayran bakışları arasında biz de bir güzel gezdik. Tabii ki bu benim ilk ziyaretim değildi. İstanbul gezileri yaptırdığım yıllarda grubumla beraber buraya da defalarca girmiştim.
Kâriye Camii hakkında yerli ve yabancı yazarların bir takım kitaplar yazdıklarını biliyoruz. Bizde bu konuda en önemli iki kaynaktan biri, İhtifalci Mehmed Ziya Bey’in kitabı, diğeri de merhum Prof. Dr. Semavi Eyice’nin “Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi”ne yazdığı makaledir.
Bir Bizans manastırı olan Kâriye, İstanbul’un fethinden sonra bir süre boş kaldı. 1511’de İkinci Bayezid’in sadrıazamı Atik Ali Paşa tarafından camiye çevrildi. Semavi Hoca’nın belirttiğine göre, 1546 yılındaki İstanbul vakıflarına ait tahrir defterlerinden Atik Ali Paşa’nın Çemberlitaş’taki evkafına Kenise (kilise) cami olarak bu mabed kayıtlıdır. Camiye çevrildikten sonra Kâriye’nin duvarlarındaki mozaikleri ve fresklerin bir kısmı ince sıva ile kapatıldığı gibi, bir bölümü de ahşap pencereler takılarak koruma altına alındı.
Namaz kılınan asıl bölümünde nispeten daha az mozaik ve süslemeler bulunuyordu. Güneybatı yönündeki çan kulesinin yerine bir minare inşa edildi. Ayrıca bir mihrap eklendi. Kâriye Camii’nin yanına Mimar Sinan da bir medrese yapmıştı. Dört odalı ahşap bir yapı olan bu medresenin 1914’te hayli harap bir halde olduğu biliniyor. Daha sonra tamamen yıkılan bu medreseden zamanımıza -maalesef - hiçbir iz kalmadı. 1766 depreminde zarar gördü ve Mimar İsmail Halife tarafından tamir edildi. 1878’de bir tamir daha gören Kâriye Camii’nin mozaiklerine dokunulmadı. 1894 depreminde yeniden zarar gördü ve minaresi de yıkıldı.
Semavi Eyice’nin makalesinde konuyla ilgili daha ayrıntılı malumat verildiği gibi, İhtifalci Mehmed Ziya Bey’in müstakilen kaleme aldığı eser de en sağlam kaynak olarak karşımıza çıkıyor. Mukaddimesini kısmen sadeleştirmek suretiyle sizlere takdim etmek istiyorum.
İhtifalci Mehmed Ziya Bey diyor ki:
İstanbul’un bir varoşu kabul edilen Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’nin nisbeten dar bir sokağının solunda bulunan Kâriye Camii’nin adını duymayan yok gibidir. Fakat çoğumuz bilmez. Bu, şaşılacak bir durum olmakla beraber, mazur da görülebilir. Çünkü bu kadim mâbed hakkında hiç kimse herhangi bir kitap yazmayı, hatta beş on sayfalık bir risale hazırlamayı bile aklına getirmedi. Yalnız “Hadikatü’l- Cevami”deki dört beş satırlık bir malumat ile yetinildi. Buna sanat ve marifet nâmına üzülmek gerekir.
Fransızların Etudes Byzantine beş yüz sayfaya yakın resimli bir kitap yayımladılar. Bizans sanat eserlerini konu alan bu kitapta Kâriye ile ilgili ayrıntılı bilgiler yer almaktadır.
Bu önemli eserde birçok tarihi ve edebi bilgi mevcut olduğu gibi Kâriye Camii’ndeki mozaiklere, tarihi levhalara, bunların yapılış tarzına dair de bol miktarda bilgi bulunmaktadır.
Payitahta gelen ecnebiler, sanat eserlerine ilgi duyan her kesimden insanlar daha ayaklarının tozuyla çoğumuzun meçhulü olan bu ücra mahalleye koşuyorlar, bu mabedi büyük bir heyecanla derin bir merakla ziyaret ediyorlar. Ancak şurasını da itiraf etmek gerekir ki, onların ellerinde bulunan turist rehberlerinizdeki bilgiler yetersizdir. Bu rehberlerde sadece Kâriye Camii’nin kiliseden çevrildiği, içinde sanat değeri çok yüksek olan mozaiklerin bulunduğu bunların fetihten sonra badana ve boya ile sıvandığı belirtilmektedir. Asıl mabedin ne zaman inşa edildiğinden, ne zaman ve nasıl tezyin edildiğinden, kurucularının ve koruyucularının kimler olduğundan, mozaiklerinin sanat değerinden, bu mozaiklerin ve resimlerin kimler tarafından yapıldığından, çeşitli zamanlarda meydana gelen mimari değişikliklerden hiç bahsedilmiyor. Hele Osmanlı tarihine ve medeniyetine tamamen ilgisiz olan tercümanların yalan yanlış açıklamaları, kin ve nefret dolu ifadeleri ayrı bir facia olarak kendini gösteriyor.
Bu durum güzel sanatlar için büyük bir noksanlıktır.
Bu kadim mâbed, inşasından İstanbul’un fethine gelinceye kadar gerek depremlerden, gerekse Haçlıların işgalinden büyük zararlar gördü. Hele Latinler İstanbul’u korkunç bir şekilde tahrip ettiler. İçinde değerli eşya ne varsa hepsini aşırdılar. Kâriye, İstanbul’un fethi sırasında ilk hedef olan surların çok yakınında bulunması dolayısıyla tahribattan epeyce etkilendi. Bununla beraber ve ilk heyecanlar geçer geçmez Kâriye, Fatih’in verdiği emirle ilk güzelliğini ve itibarını yeniden elde etti.
Sultan İkinci Bayezid’in değerli vezirlerinden Atik Ali Paşa, yani Hadım Ali Paşa bu mabedi camiye çevirerek ön tarafına bir medrese yaptırdı. Ali Paşa 1512 tarihinde Anadolu’da meydana gelen Şeytan Kulu kargaşalığında, Gökhan denilen mevkide din ve vatan düşmanları tarafından atılan kurşunun isabetiyle şehit edildi.
Ashabı kiramdan Ebu Said el-Hudri hazretlerinin caminin yanında bulunan makamı herkese açık bir ziyaretgâhtır. Divan sahibi Mustafa Şâni-i Mevludi, bu güzel caminin imamlarından biriydi. 1744 tarihinde vefat eden ve hayır hasenat sahibi olan Darüssaade Ağası Beşir Ağa da Kâriye Camii’nin civarına bir mektep inşa ettirmiş, böylece ne kadar hayırsever ve memleket âşığı olduğunu
ispat etmişti.
Kitapta bütün ayrıntılarıyla beyan edildiği üzere, bu cami zaman zaman tamirden geçti. Şeriat-ı garraya göre, İslam mabedlerinde tasvir bulundurmak caiz olmadığından, resimlerin, mozaiklerin üzerlerine kısmen sıva ve badana sürüldü. Şu kadar ki, bütün dünyanın nazarında son derece kıymetli olan bu mabedin içinde bulundurduğu ve yüz yılların bize terk ettiği sanat eserlerinin bu suretle olsun, nisyan perdesinin arkasında kalması sanat açısından reva görülmediğinden yalnız namaz kılınan bölümdeki mozaiklerin üzerlerine açılıp kapanan kapaklar konuldu. Diğer taraftaki levhaların, tasvirlerin ve mozaiklerin üzerleri temizlenerek gerçek sanat değerleri ortaya çıkarıldı. Fakat caminin asıl merkez dairesini teşkil eden kısımdaki mermer kapıların söveleri üzerine nakşedilen kuş tasvirleri mabedin maruz kaldığı o heyecanlı günlerde kırıldığı için bunların ihyası mümkün olmadı.
Şunun da unutulmaması gerekir. Miladi sekizinci yüzyılda İstanbul’da ortaya çıkan Bütşikenler, yani put kırıcılar Iconeclastes ve özellikle bu mezhebe mensup İmparator Leon zamanında payitahttan diğer kiliselerde olduğu gibi bu mabeddeki azizlere ait tasvirlerde saldırıların hedefi olup yok edildi.
İhtifalci Mehmed Ziya Bey’in bahsini ettiğimiz bu kitabını baştan sona okuyanlar Kâriye Cami-i Şerifi'ni bütün özellikleriyle tanıyacaklardır.
Ayasofya’dan sonra, Kariye’yi de camiye çeviren Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan çok önemli bir icraata imza attığı için her türlü teşekkürü ve takdiri hak ediyor.
https://www.yenisafak.com/yazarlar/dursun-gurlek/ihtifalci-mehmed-ziya-bey-ve-kariye-camii-4675684