10 Mayıs 1922 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesinde “Saatler ve Manzaralar” başlığıyla neşrettiği yazıdan anlaşıldığına göre değerli şairimiz Yahya Kemal Beyatlı bir gün ikindiden sonra Ayasofya Camii’ne gidiyor. Dört kürsüde vaaz eden dört vâizi ayrı ayrı ve kalbinin bütün samimiyetiyle dinliyor. Lakin büyük bir hayal kırıklığına uğruyor. Çünkü onların sözleri, İslam’ı en güzel şekilde anlatan eski âlimlerin o ateşli ve heyecanlı sohbetleri yanında çok sönük kalmaktadır. Hatta bu vâizlerin konuşmaları o kor’un soğumuş külü kadar bile etkileyici değildir.
Dinin kuşatıcı rahmetine susamış olan bir cemaat bu kürsülerin etrafında toplanmıştı ve bütün iyi niyetleriyle bu vâizlerin bir şeyler söylemelerini bekliyorlardı. Bu cemaatin içinde memleketin irfanını temsil eden bazı simalar da vardı, onlar da tesbihlerini çekerek dinliyorlardı. Yahya Kemal, böyle bir manzara karşısında tabii ki rahatsız oluyor, bu seçkin dinleyicilerden birisi aynı kürsüye çıkıp vaaz etse de o vâizler de onu dinleseler daha isabetli olmaz mı demekten kendini alamıyor. Arkasından da böyle bir hareket dinimizin âdâbına aykırı olur mu diye sorma ihtiyacı duyuyor.
Büyük şairimiz içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi daha sonra şöyle dile getiriyor:
“Ayasofya’da dört kürsünün önünden de derin bir inkisar-ı hayalle (hayal kırıklığıyla) ayrıldım. Mihrabın sağ tarafında, dehliz gibi kuytu bir köşeye açılan bir kapı vardır. O kapıdan geçtim, o kuytu köşede bir nefer (asker) diz çökmüş, ellerini kavuşturmuş, gözlerini kapamış ağlar gibi, derin bir vecdle dua ediyordu. Bu nefer, mübarek bir günde Ayasofya’nın bu kimsenin uğramadığı kuytu köşesini niçin seçmiş? Acaba niçin bu kadar istiğrakla dua ediyor? Kürsülerin etrafındaki kalabalığa niçin karışmamış? Bütün bunları düşündüm, onun hüznü beni de sardı. Ben de ona yakın bir sütunun dibine oturdum. Gözlerim yalnız ondaydı. Uzun bir istiğraktan sonra elleriyle yüzünü kapadı, hıçkırıklarını zapteder gibi, dizlerinin üstüne düştü, uzun bir müddet de öyle kaldı. Oradan kalbim hüzünle dolu olarak ayrıldım. Cümle kapısına doğru yollanırken, yine bir sütunun karanlığında tıpkı onun gibi diğer bir nefer gördüm. Oturmuş, gözlerini kapamış, kendi başına herkesten uzak dua ediyordu.
Öyle zannediyorum ki, bu sütunları bunlar bekliyorlar.”
Özetle söylemek gerekirse, Yahya Kemal’in bahsi geçen vâizleri dinlerken uğradığı hayal kırıklığını, bu iki neferin dua samimiyetiyle tamir etmiş oluyor.
Devrindeki vâizlerden şikâyette bulunan, arkasından da onlara nasihat eden ünlü edebiyatçılarımızdan biri de Cenap Şahabeddin’dir. Merhum, “Vâizler ve Mev’izeler” başlığıyla kaleme aldığı bir yazıda konuyu şöyle dile getiriyor. Edibimizin ağdalı Osmanlıcasından kısmen sadeleştirmek suretiyle takdim ediyorum:
Genellikle, ancak Ramazanın hatırlattığı mütevazı bir sınıf vardır. Bunlar da vâizlerdir! Vâizler, oruçlu Müslümanlar tarafından büyük ilgi gören kimselerdir. Gerçi bugün, irfani dünyasının derinliğiyle, üslubunun güzelliğiyle cemaati kendinden geçiren bir Manastırlı İsmail Hakkı Efendi göremiyoruz. İlminin genişliğiyle ve tantanalı belagatiyle mabedlerin kubbelerini titreten bir Nasuh Efendizade Mustafa Âsım Efendiyi vaaz kürsüsünde bulamıyoruz. Birini ecel, ötekini siyaset aldı. Bununla beraber, hâlâ vâizlerin cazibesiyle camileri dolduran Müslümanların sayısı zannedildiğinden çok fazla bir yekûn teşkil ediyor.
Bu girizgâhtan sonra Cenap Şahabeddin iki büyük camide birkaç vâizi dinlediğini ve tabii ki beğenmediğini dile getirdikten sonra şu edebi cümleleri kullanıyor:
Gözlerimiz her camide mimari güzellikleri aradığı, kulaklarımız mûsıki nefasetini müezzinlerden beklediği gibi, dimağımız da istiyor ki her vaaz parlak bir hitabet nümunesi olsun. Halbuki vâizlerimizin çoğu dini hakikatleri o bozuk üsluplarıyla anlaşılmaz bir hale getiriyordu. İslami hükümleri bu kadar gölgeleyen bir vâiz aslında biraz günah işlemiş olur. Vaaz, üslubundaki haşmetle kalblere titretici bir huzur vermelidir. Dinsizliğin en velud nâşirleri, iktidarsız din âlimleridir.
Diğer taraftan, vâizlerimiz konu seçiminde de pek isabet edemezler. Çoğu minare gölgesinden mihrap yapmaya çalışıyor.
Cenab Şahabeddin, Allah’ın varlığından, zâti ve sübûti sıfatlarından bahseden bir vâizin “meşkuk ve mütezelzil” üslubuyla konuyu nasıl anlaşılmaz bir hale getirdiğini belirtiyor ve şunları söylüyor:
Ah hocacığım! Hâlık-ı Âzam kalb ile hissedilir, tasvir ile anlaşılmaz. Onu Büchner anlayamadığı için inkâr etti, köylü kadın anlayamadığı için tasdik etti, Voltaire anlayamadığı için düşüncelere daldı, derviş mutasavvıf anlayamadığı için ağladı, meczup anlayamadığı için güldü!.
Tabiatın sergilediği güzel manzaralar karşısında kör ne ise, Cenab-ı Hakk’ın varlığı karşısında da biz oyuz. Bulutlarda, çiçeklerde, kelebeklerde onun renk renk safhalarını görür, fakat anlamayız. Rüzgârlarda, kuşlarda, şehirlerde ve sahralarda anlamaksızın O’nun âhenkli seslerini dinleriz.
Allah’ı anlayamadıkları içindir ki, insanlar gâh yere taptılar, gâh göğe “mabud” dediler. Büyük ve korkunç her mevcut önünde secde ettiler. Onun için yıldızlar, hayvanlar, bitkiler, hatta cansız varlıklar beşeriyetin kıblesi oldu. Onun için kütüphaneleri dolduracak kadar hurafe ve masal kitapları yazıldı. Nil sahilinde Firavun, Himalaya üzerinde Buddha ve çöllerde yüzlerce sahte peygamber, sahte mehdi onun için doğdu. Kusurlu dilini boşa yordun hocam. Senin ve benim kırık dökük cümlelerimiz O’nu ne tarif edebilir, ne tahrif! Uçan kuş, açan gül, bakan göz, akan yaş, gülen dudak parlayan kemer, kopan fırtına, hepsi minaredeki müezzinle birlikte “Allah Allah” diyor.
İstersen minareyi yık, müezzini sustur, Kur’an’ı yak. Başımızın üstündeki gök kubbeye yıldızlar yine nurlu harflerle “kelimetullah”ı asacaklardır. Hiçbir dehri (maddeperest) ilhad (dinsizlik) kitabıyla mehtabı söndüremez. Hayatımız ne kadar geniş, ne kadar yüksek ve ne kadar parlak olursa olsun, mezarı unutamayız. Ve mezarı gören elbette bir gün nefsine soracaktır: “Bu toprak kapı nereye açılıyor?” Bu sualin karşısında ilelebet anlayamayacağımız bir İlah vardır ve yalnız O… “Vahdehu lâ şerike lehû” (O Allah birdir ve O’nun ortağı yoktur) Tek İlahı kaybeden bedbahtlar bile birkaç put bulmadıkça vicdanen müsterih olamazlar. O, dilimizde ve dimağımızda uful ettiği zamanlarda bile kalbimizden ayrılmaz. Fakat onu anlayamayız, hele hiç anlatamayız.
Cenab Şahabeddin merhum cemaati durmadan cehenneme postalayan vâize de şöyle sesleniyor:
Âh, vâiz efendi, bu çok kolaydır. Fakat ben bir camiyi her ziyaret edişimde, huzû ile ürpermiş saçlarımı okşayan şefkatli bir kanat hissetmeliyim. Cephemde korkuların getirdiği soğuk terle oradan çıkarken nasıl diyebilirim ki: “Girdiğim yer Allah’ın evi idi!” Biz cahiller için re’s-i hikmet (hikmetin başı) Allah’tan korkmaksa âhir-i hikmet de (hikmetin sonu da) Allah’ı sevmektir. Muhterem vâiz, senin gür ve belagatli sesinle isterim ki Rabbin sesi bana şöyle desin: “Sa’y ve ismet yolunun nihayetinde şefkatle kollarımı açtım, seni bekliyorum!”
Bil ki vâiz efendi, bütün insanlık o Rabb-i Müşfik’i arayan bir nev’i Diyojen’dir, fakat feneri sönük… Sen vaazlarınla ona bir parça aydınlık ver, işte o kadar! Ve lazımsa beni uyandır, fakat ateşin korkunç kızıllığıyla değil, beni irşad için deme ki: “Uyandığın zaman seni kucaklayacak bir kızgın ve ebedi kâbustur!” Kanı kanla yıkamak beşerin za’fına yakışır, Rabb-i Kadir, kanı Kevserle yıkar… Tebşir, tebşir; ıstırap çölünde beşeriyet buna susamıştır. Hem de “Erhamürrahimin” nâmına korkuluk sallamanın ne lüzumu var. Kat’i mevizeyi yarın hepimize topraktan dudaklarıyla mezar edecek, değil mi? O zamana kadar din, arasıra hayatın kapısını açarak, önünde düşünmek için altın anahtarımız olsun!..
Müstesna vâizlerimizden olduğu için Cenap Şahabeddin’in hasretini çektiği Manastırlı İsmail Hakkı Efendi’yi ve cana can katan vaazlarını da -inşallah- gelecek yazımızda anlatırız.
https://www.yenisafak.com/yazarlar/dursun-gurlek/edebiyatcilarimiz-ve-ramazan-vaizleri-4682396