DURSUN GÜRLEK - BİR GAZETE YAZISININ HATIRLATTIKLARI - 16 Şubat 2025 Pazar

DURSUN GÜRLEK - BİR GAZETE YAZISININ HATIRLATTIKLARI - 16 Şubat 2025 Pazar

DURSUN GÜRLEK - BİR GAZETE YAZISININ HATIRLATTIKLARI - 16 Şubat 2025 Pazar


Yıllar önce aldığım bazı eski kitapların arasından yine o kitapla veya yazarıyla ilgili birtakım yazılar çıkıyor, ben de onları merakla okuyorum. Geçen gün, Türk Dil Kurumu’nun 1970’te yayımladığı “Behçet Kemal Çağlar” isimli eseri karıştırırken sayfalar arasında yine böyle bir yazıyla karşılaştım. Bir gazeteden kesilmiş olduğu anlaşılan bu yazının kim tarafından kaleme alındığı belli değildi. Ama ben “Öğretmenlere ve Maarife Dair” başlıklı bu yazıyı okuyunca merhum Mehmet Şevket Eygi tarafından yazıldığını anladım.

Önce bu kısa yazıyı iktibas edeyim, sonra ben de bazı ilavelerde bulunayım:


“Yapı dergisinde (s.127) Mimar Profesör Kemal Ahmet Arun’un hatıralarını okurken, onun Galatasaray’ın orta 1’inde okurken Türkçe hocasının Hasan Âli Yücel olduğunu öğrendim. Hasan Âli bilahare milli eğitim bakanlığına kadar yükselmiş bir kimsedir. Zamanında köy enstitüleri açıldığı, komünistler himaye edildiği için biz onu sevmeyiz. Fakat güçlü bir şahsiyettir. Mevlevi tarikatına mensuptu, sonra ayağı kaymış, şeriat dairesi dışına çıkmıştır. İnönü Cumhurbaşkanı iken Çankaya Köşkü’ne gittiğinde, cumhurreisinin merhum validesi Cevriye Hanım ona Kur’an-ı Kerim okuturmuş. İnönü’nün validesi dindar bir hanımdı. Benim okuduğum yıllarda Galatasaray Mektebi’nin başahçısı vaktiyle Çankaya Köşkü’nde de çalışmış bir ustaydı. Bir keresinde onun ağzından ‘İsmet Paşa’nın annesinin korkusundan Ramazan ayında alenen oruç yemediğini’ duymuştum.

Biz yine Hasan Âli’ye gelelim. Bu zat mükemmel Türkçe bilirdi. Edebiyata âşina idi. Arapçası, Farsçası ve Fransızcası da vardı. Birinci sınıf bir edip ve sanatkârdı. İşte otuzlu yıllarda bir orta okulda öğretmenlik yapan bu zatın kültür seviyesi böyleydi. Prof. Kemal Ahmet Bey, hatıralarında Galatasaray’daki deskriptif geometri hocalarının da Ernest Mamboury olduğunu belirtiyor. Bu zata ben de yetiştim, bize de orta okulda matematik dersine gelirdi. Büyük bir arkeolog ve tarihçiydi, hayli eseri vardır.

Elbette bütün öğretmenler Hasan Âli veya Mamboury gibi olamazlar. Ama yine de eğitim ve öğretim kadroları içinde böyle güçlü kişilerin bulunması gerekir. Maalasef rejimin bugünkü milli (gayr-ı milli) eğitim politikası öğretmenlik, maarifçilik mesleğinin kadr ü kıymetini çok düşürmüştür. Bundan elli altmış sene evvel çok az lise vardı, ama bunlar gerçek liseydi. Nice lise öğretmeni vardı ki, üniversite profesörlerinden güçlü ve üstündü. Galatasaray’da edebiyat öğretmenliği yapan Nihat Sami Banarlı’nın ‘Resimli Türk Edebiyatı Tarihi’ ayarında bir eseri üniversitelerimiz ortaya koyabilmiş midir?


Fransa’yı Fransa yapan müesseselerinin başında Paris’teki ‘Ecole Normale Supérieure’ gelir yani yüksek öğretmen okulu. Mezunları arasında büyük şahsiyetler çıkartmış olan bu mektep Fransa’nın medar-ı iftiharıdır ve oradan diploma alanlar tek bir unvan kullanırlar. ‘Ecole Normale Supérieure’un eski talebesi.’ Bunun diploması ve tahsili böylesine kıymetlidir.

En istidatlı, en değerli, en soylu gençlerimizden yeteri kadarını eğitim fakültelerinin sosyal ilimler bölümlerine göndermemiz, onlara dışarıdan paralel alternatif eğitim vererek çok muktedir, parlak, karizmatik şahsiyetli, idealist öğretmenler ve maarifçiler yetiştirmemiz gerekiyor.

Bugünün ve istikbalin savaşları eğitim alanında veriliyor ve verilecektir. Bundan haberiniz var mı?”


Şimdi sıra benim ilavelerime geldi.

Şevket Bey, yukarıdaki yazısının girişinde, Hasan Âli zamanında köy enstitüleri açıldığı, komünistler himaye edildiği için biz onu sevmeyiz, fakat güçlü bir şahsiyettir Mevlevi tarikatına mensuptu, sonra ayağı kaymış. Şeriat dairesinin dışına çıkmıştır, diyor. Evet, bu teşhis doğrudur. Fakat diğer bir doğru daha vardır ki, o da bizim camianın büyük şahsiyetlerine, onların üniversitelerde görev almalarına, eserlerinin basımına çok yardımcı olmuştur. İbnülemin Mahmut Kemal Bey’in kaleme aldığı ve içinde “Müslüman'ın vatanı şeriatın hâkim olduğu yerdir” gibi cümlelerin de bulunduğu Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar’ı işte şeriatın dışında kalan bu adam, Milli Eğitim bakanıyken yayımlamıştır. Sadece bu eser mi, diğer bütün kitaplarını da yine aynı bakan neşrettirmiştir. Üstadın “Hoş Sada” isimli musikişinaslar kitabı okunursa ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır.

Hasan Âli Yücel, sadece İbnülemin’e değil, büyük kitabiyat bilgimiz İsmail Saip Hoca’ya, divan edebiyatının pırlanta ismi Ömer Ferit Kam’a, destursuz bağa girenleri haşlayan Orhan Şaik Gökyay’a da aynı ilgiyi göstermiştir. Ahmet Güner Sayar, Mustafa Kara, İsmail Kara, Beşir Ayvazoğlu gibi yazarların bu konuda ilgi çekici yazılar yazdıklarını biliyoruz. Bu vesileyle şu hususu da hatırlatmak isterim. Sol Kemalist kesim, Hasan Âli Yücel'e bir nev’i sansür uygulayarak, onun bu yönünden hiç bahsetmemeyi kendilerine prensip haline getirmişlerdir.


Söz açılmışken şu anekdotu da nakledeyim. Hasan Âli Yücel'in de öğretmenlik yaptığı Galatasaray Lisesi’nin eski hocalarından biri de Ziyaettin Efendi’dir. Sarıklı, sakallı, âlim, fazıl, hatta şair olan Ziya Efendi, bu tarihi mektepte Farsça dersleri vermektedir. Bu muhterem hoca “Gencine-i Güftâr Ferhengi Ziyâ” adıyla 3 ciltlik bir Farsça sözlük hazırlıyor. Eserini bastırmak için Ankara’ya gidip Hasan Âli Yücel’e müracaat ediyor. Eserin hacimli olmasından ve o sırada tahsisat yetersizliğinden bakan bey olumsuz cevap veriyor. Ama hoca, işin peşini bırakmıyor. Bir gün Maarif Vekaleti Neşriyat Müdürlüğü’nden çıkarken düşüyor ve başından yaralanıyor. Bir eczahanede tedavisini yapıp mutlaka istirahat etmesini tavsiye ediyorlar. Fakat kim dinler? Hoca, bu kazayı gayesi uğrunda kullanmak üzere, başı sarılı olarak yine Hasan Âli Yücel’in kapısına gidiyor. Odacı bırakmayınca o anda bir kâğıda bir şeyler yazıyor ve Hasan Âli Bey’e gönderiyor. Bakan, kâğıttan şu beyti okuyor:

Neşriyatın önünde düştüm

Battı başıma o sivri taşlar


Ümit ederim vekil-i Âli

“Ferhengi Ziyâ”yı neşre başlar

Bakan, artık sebatkâr âlimin fedakarlığına dayanamıyor, kendisini içeri alıyor, -iltifattan sonra- lügatinizi bastıracağım, diyor. Hoca, teşekkürle beraber telefonla emir vermezse oradan ayrılmayacağını söylüyor. Nihayet telefon ediliyor ve böylece kütüphanelerimiz bu engin ve zengin eseri de kazanmış oluyor.

Şevket Bey merhum, yazısının sonuna doğru Galatasaray Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapan Nihat Sami Banarlı’nın meşhur eseri “Resimli Türk Edebiyatı Tarihi”ni hatırlatıp böyle bir çalışmayı üniversitelerimiz ortaya koyabilmiş midir diye soruyor. Unutmayalım, Banarlı, başta “Türkçe’nin Sırları” olmak üzere daha birçok kıymetli kitaba imza attı. Şunu da ilave etmek isterim. Eğer Nihat Sami Banarlı olmasaydı, Yahya Kemal’in bütün yazıları ve şiirleri kisve-i tab’a bürünemeyecekti, yani kitaplar halinde de neşredilmeyecekti. Biz de -tabii ki- bu hazinelerden mahrum kalacaktık. Merhum, Türkçenin sırları, âhengi, zenginliği, özelliği ve güzelliği konusunda tam bir vukufiyet sahibiydi ve kelimeleri telaffuz ederken yapılacak en küçük ve basit bir hataya bile tahammül edemiyordu. Mademki sırası geldi, bununla alakalı bir anekdotu da nakledelim.


Bir gün, kendisini ziyarete gelen bir üniversite talebesinin Nihat Bey siz misiniz diye sorması üzerine, hayır, ben “deli” Nihad’ım diye cevap veriyor. Yani adının sonundaki “d” harfinin “te” ile zikredilmesinden rahatsız olduğunu belirtip işi “deli”liğe vuruyor. Delikanlı da, “deli-kanlı” olmasına rağmen korkup derhal uzaklaşıyor.

Rahmetli bugün hayatta olsaydı da, Halit, Ferit, Hamit gibi “itli” telaffuzları duysaydı belki de gerçekten deli olurdu.

Esefle belirtmek isterim ki, bugün birçok vaizlerimiz, imamlarımız gibi, Türkçeyi en güzel şekilde konuşması gereken öğretmenlerimiz de telaffuz yanlışı yapmadan bir iki cümle bile söyleyemiyorlar. Halbuki dil, din, tarih denilen saç ayağı bir milleti millet yapan en önemli temeldir.

Kökü mâzide olan âtiyi sağlam temeller üzerine kurmak istiyorsak, Zâti’yi, Bâki’yi ve bilumum divan şairlerimizle birlikte şanlı ecdadımızın yetiştirdiği bütün kalem erbabının muhalled eserlerini anlayacak ve anlatacak nesiller yetiştirmemiz gerekiyor. Milli Eğitim’de başarılı olmak için akıllara ve gönüllere hitap etmek gerekiyor, bu da ancak lisan terbiyesiyle mümkündür, (olanaklı) değildir. “Tramvaylarda olacak, olası hırsızlıklara karşı dikkatli olun” anonsu ne güzel (!) değil mi?

 

https://www.yenisafak.com/yazarlar/dursun-gurlek/bir-gazete-yazisinin-hatirlattiklari-4677267